"Hikayeler ancak onları anlatabilenlerin başından geçer."

"Hikayeler ancak onları anlatabilenlerin başından geçer."
Değer verdiğim biri beni böyle resmetmişti...

12 Nisan 2010 Pazartesi

Patara Fil Çiftliği- Dev Hayvanlarla Harika Birgün

 
 
 
 

21 Martta Chiang Mai'deki ikinci günümüzde otelimizden sabah erken alındık ve Didem'in güvenilir kaynaklardan çok özel bir eğlence olduğunu öğrendiği Patara Elephant Farm'a gittik. Sabah güneş yükselmeden küçücük lagündeki nilüferleri ve ardından 25 tane irili ufaklı fili görmek çok hoştu. Bu çiftliğin sahibi genç bir Thai, adı Pad gün boyunca filler, teak ağaçlarının korunması ve arttırılması, fillerin atıklarının gübre olarak değerlendirilmesi için gösterdiği çabalarla ilgili anlattıklarından çevreye duyarlı biri gibi görünüyor. Bize biraz fillerle ilintili olarak ülke tarihi, biraz çevre bilimi, biraz da çiftliğe özel aktiviteler hakkında bilgi verdi. Tayland hükümeti fillerin ve kaplanların avlanmasını, teak ağacı kesimini yasaklamış ve amacı 20 yılda Tayland'daki ağaç popülasyonunu %30 arttırmak olan bir proje başlatmış. Bu çiftlik de yakın zamanda 2 fili doğal ortamına yeniden kazandırmış, ileri dönük amacı da fil sayısını artırarak doğaya salıverme işini her yıl düzenli olarak yapabilmekmiş. Bu çiftliğe gelen misafirler olarak sabahtan itibaren bir fili evlat ediniyor, sağlık kontrollerini yapıyor (Buna kakalarını muayene etmek ve koklamak da dahil), yediriyor, zincirini çözüp, temizliyor, yıkıyorsunuz. Ancak bu günlük rutinden sonra file binmeye hakkınız var. File binmek için herhangibir koltuk falan yok, filin boynuna oturuyorsunuz. Bunu yaparken de ya fil yerde yan yatarken, ya ayaktayken filin sağ yanında durup sağ elinizle kulağına asılırken sağ ön bacağından tırmanarak, ya da hortumuna tutunup boynuna kadar kaldırıldıktan sonra 180 derece dönerek yapıyorsunuz. Ben 2. şekilde bindim. Filimin adı Me-Kham idi. Fillerin adının başındaki "Me" anne olduklarını gösteriyor, benimki 2 kez anne olmuş. Her fil ve misafir için bir görevli gün boyunca eşlikçi oluyor ama doğrusu günün sonunda Me-Kham'la bana gözkulak olan görevlinin bizi takip eden fili kızdırıp kendini kısa süreliğine kovalatması dışında beni ürküten hiçbirşey olmadı. Sıkı durun fillerle yüzerken bile... Filler oldukça sakin ve ağır hayvanlar. Thailer "Fil gibi yürü, fil gibi ye, fil gibi yaşa derlermiş" Yürüyüşten, düşünerek ve dengeli hareket etmeyi, yemekten vegeteryanlığı kastediyorlarmış, ama "fil gibi yaşa"dan kasıt nedir onu iyi dinlememişim.
Fillere bindikten sonra Didem kendini pek rahat hisssetmedi bu yüzden kısa ve daha kolay rotayı seçti, grubun diğer kısmı ise orman içinden oldukça dik iniş ve çıkışların olduğu rotadan artık suları iyice azalmış olan bir deredeki mola verilecek lagüne dek eğlenceli bir sürüş yaptık. Filler biri diğerinin arkasından sırayı pek de bozmadan usul ve dengeli adımlarla yürüdüler.Sadece arkamdaki Hollandalı çiftin erkek üyesinin bindiği fil biraz huysuzluk çıkardı ve punduna getirip 2 fili birden geçerek benim önüme düştü. Bu arada Hollandalı bayan 5.5 aylık hamileydi ve fil üzerinde gayet rahat görünüyordu. İlk durağımız olan lagüne gelince filler byük taş blokların üzerinen akan taze suyu içmek için kimin hortumu daha uzun yarışına girdiler. Bu arada fotografta gördüğünüz tamamiyle çevre dostu soframızda muz yaprakları sergi, sofra örtüsü ve tabak ödevini yürüttü. Sticky rice denilen şeker kamışı ve hindistan cevizi ve pişmiş meyvelerle tatlandırılmış ve çeşnilendirilmiş pirinç yiyeceği muz yapraklarına sarılı, meyveler nefis tatları ve harika sunumları ile gözdoldurmakta idi. Tuzlu olarak fried chicken vardı. Şunu şöylemeliyim ki Thailer fried chicken yapmayı gerçekten biliyorlar. Filler sofradan kalanları -tabaklarımız ve masa örtüsü dahil olmak üzere- yedikten sonra isteyenler lagünde fillerle yüzdü. Filler sabah biz onları yıkarken olduğu gibi, birlikteyken de suda olmanın tadına varmaya çalıştılar. Suya girip sağa-sol yatıyorlar, birbirleri ile itişiyorlar, bu arada biz de onların üzerinde dengemizi korumaya çalışıyorduk, hayatımda yaşadığım en ilginç deneyimdi diyebilirim. Öncelikle hiç korkutucu değildi, filler-tabii birlikte yüzdüklerimiz tesadüfi değildi-, o büyük grup içinden seçilmiş ve sanırım daha uyumlu ve uslu fillerdi ve devinimleri kararlı fakat oldukça yavaş idi, kendinizi korumaya zaman burakıyorlardı. Kardeşim ve ben filler üzerindeyken ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Adeta çocukluğumuzda yakalayamadığımız "çocuk olmak" tadını kırklara yaklaşırken dünyanın bambaşka bir yerinde iki kardeş yakaladık. Sağolasın Kardeşim Didem.
Yüzme faslı da bitince tekrar fillerimize binip kampa döndük, kısa bir dinlenmeden sonra Pad'in "Advanced Riding" diye adlandırdığı, yine filin boynuna oturarak bu kez iki bacağımız filin kulaklarının arkası yerine alnına inecek ve kulaklarını ellerimizin dört parmağı ile idare edeceğimiz bir şekilde fillerin tırnak sağlığını sağlayacak dere içinden veya balçık çamurlu yollardan geçtiğimiz bir son sürüş yaptık. İleri sürüş tekniğinde fazla kalamayarak bacaklarımı yine filin kulalarının arkasına aldım çünkü filin alnında çok sert kılları var ve bunlar baldırlarıma iğne gibi battı. Sürüşün sonunda filleri son kez meyve ile ödüllendirdik. Bu arada her ne kadar gönül bağı oluşturmuş olsak da evimizde bir fil beslemeyi göze alamayacağımızı artık biliyoruz.Sorun iklim ve hacimden çok önce haftalık alışveriş problemi. Filler hergün ağırlıklarının yaklaşık onda biri kadar yiyecek tüketiyorlar, erişkin bir fil yaklaşık 3 ton ağırlığında. Market alışverişi hayli kabarık bir fatura, aldıklarınızı eve taşımak da hayli zahmetli olacaktır. Gezinin sonunda Amerikalı çiftin altın saçlı biri erkek ikisi kız üç çocuğu gezinin "en iyi üçü" olduklarında filler tarfından öpülerek kutlandılar. Harika duygularla Pad'e ve yardımcılarımıza teşekkür edip fillerimizin estetik görüntülerini hafızalarımıza kazıyarak otele dönmek üzere servis aracımıza bindik. Verdiğimiz ciddi ücretin hakkını verdiklerini düşünerek...

7 Nisan 2010 Çarşamba

Chiang Mai Günleri

Chiang Mai Tayland'ın Laos ve Burma ile komşu olduğu kuzey eyaleti. Tarihteki Lanna Krallığı'nın başkenti imiş. 20 Nisan sabahı oteldeki erken kahvaltıdan sonra tur rehberimiz Banana (adının Thai dilindeki anlamı muza karşılık geldiği ve bu dilde kolaylıkla yanlış telaffuz edilebileceği için İngilizce söylenmesini tercih ediyor)bizi aldı.Yaklaşık 12 saat süren bu gezide önce Chiang Rai'den bir sıcak kaplıcada verilen dinlenme molasından sonra Golden Trianle denilen bölgeye gittik, bunun için ilkel bir motorlu tekne ile Mae Kong Nehri'ni geçtik. Bu nehir Tayland, Çin, Burma, Laos, Kamboçya ve Wietnam'ı suluyor. Kurak mevsimde olduğumuzdan nehir oldukça sakin görünüyor ancak yağışlı mevsimde korkutucu olabilecek bir potalsiyel debisi olduğu izlenimini veriyor. Nehrin bir yanı Tayland, diğer yanı Laos.
Güneydoğu Asya'nın bu bölgelerinde yakın zamana dek afyon ticareti yapılırmış ve 1 kilo afyon bir kilo altına neredeyse eşit değer taşıdığından bölge "Golden Triangle" olarak anılır olmuş. Tayland hükümeti afyon ticaretini ağır cezalarla yasaklamış ve denetlemişken Laos'ta bu durum geçerliliğini kısmen koruyormuş. Laos, Burma ve Taylandlılar dil açısından farklılıklar olmakla birlikte birbirleri ile anlaşabiliyorlar. Burma ile Tayland arasında halen sezilen bir tarihi "düşmanlık" tan sözediliyor. Tayland Hükümeti'nin yasakladığı fakat Laos'ta halen serbest olan şeylerden biri de kaplan avı. Asya kaplanları cinsel gücü arttırdığına dair olan inanç başta olmak üzre birçok nedenden avlanıyor halen. Teknemizin yanaştığı Laos'ta sevdiklerimize "buradaydık" kartı atıp ufak tefek alışverişlerin peşinde koşarken benim kaçırdığım fakat kardeşimin fotoğrafladığı büyük kavanozlarda depolanıp satılan viskilerin içinde türlü hayvanat, yılan-böcek vs yanında panter penisi de varmış. Oraya kadar gidip bu ayrıntıyı kaçırmak da hiç hoş değil doğrusu....Laos'a ayak bastığımız andan itibaren fakirliği tam anlamıyla hissediyoruz. Anneleriyle dilenen yara bere içinde bebekler,yaklaşıp ısrarcı biçimde para isteyen çocuklar bu hissin en önemli nedeni. Bu kısa Laos Ziyareti'nden sonra teknemize geri dönüyor ve dönüşte balayı çiftleri tarafından çok rağbet edilen 1000 Star Oteli'nin önünden geçerken fotoğraflıyoruz. Tayland'da karaya çıkıp aracımıza biniyor ve öğlen yemeği için açık büfe olacak bir restorana doğru yollanıyoruz. Yemekler güzel, erişteci marifetli, yemeği kotarırken turistlere şov yapıyor. Bu yemekte ilk kez tattığım birşey oldu. "Thai Pancake". Basitçe, pirinçunundan 3 cm kenarlı kare şekilli içinde tatlı harçlar, örneğim hindistan cevizi bulunan İç Anadolu'da üçgen şeklinde yapılan muskalara benzeyen buharda pişmiş tatlı yiyecekler bunlar. Yemekte gruptaki Şilili, İngiliz, İspanyollar ve kardeşim bol bol konuşup kaynaşıyorlar. Sabahtan beri minibüste yanyana oturduğum İsviçreli yaşlı bey ise zinhar ağzını açmıyor. Ben de pek kaynaşamıyorum doğrusu böyle gruplarda. "Nasılsın, nerelisin, nereleri gezdin?" bana göre pek sohbet konusu değil, daha derinliklilerine girmek de harcım değil.
Yemekten sonra bu kez Burma sınırına gidiyoruz. Sınırdaki kadın çalışan ağırlıklı ticaret hayatının şaşılası bir hareketliliği var. Akşam olmak üzere ama caddede bitmek bilmeyen insanlara, motorlara, bisikletlere, tuktuk ve otomobillere, kamyonetlere dair bir gidip-gelme hali. Birçok kişi el arabalarında meyve, kestane, yiyecek satıyor. Ben güneş gözlüğümü otelde unuttuğumdan 3 dolara bir Ray-Ban taklidi alıyorum. Burma'da yapılan elişleri, burada Chiang Mai ya da Tayland'ın diğer yerlerindeki pazarlardan daha ucuza satılıyor. Evimiz için bacaklarının iki eklemi ve boynu hareket eden tahta bir kuklayı sadece 500 bahta aldım, 25 TL yani...
Ülkeler arasındaki sınırda Mae Kong Nehri'nin bir kolu olan Mae Sai'de neşe içinde oynayan çocukları seyrettik ve fotoğrafladık.
"Sınırda olmak" bana ilginç gelir.Kısıtlayıcı olmasına rağmen "sınırı aşabilme" olasılığı nedeniyle midir, beni heyecanlandırır.
Tekrar aracımıza binip, bu kez Burma'dan Tayland'a göçen A-Ha ve Long-Neck Kabileleri'nin Köyü'ne yollandık. Bu kabileler buraya yapılan turist ziyaretleri sıarsında sattıkları el işi ürünlerle ve az miktardaki topraklarını kendileri için işleyerek yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle Uzun Boyunlular ilginç ancak bu "boyun uzatma" içşinin sadece kadınlarca yapılıyor olması manidar. Gördüğümüz en yaşlı Uzun Boyunlu 51 yaşında bir kadındı. Dört yaşlarında iki kız çocuğu ise en küçükleri. Boyun uzatma ile ilgili siz ne düşündünüz bilmem ama bu insanların boyunlarındaki halkaları çıkarınca yaşayamayacaklarını bilmek bu uygulamanın halen devamına itiraz etmeyi gerektiriyor.

30 Mart 2010 Salı

Didem ve Ben Taylandı gördük

Mart ayının benim için uğuruna inandım. Geçen yıl da mart ayında doğum yapacak hastalarımın ay başında yoğunlaşması sayesinde ayın ikinci yarısında Güney Amerika gezimi planlamış ve yapmıştım. Bu gezi için tekrar teşekkürler kuzen Ülke'ye.
Bu mart ayı da benim için değerlendirilmesi gereken bir zamandı, bu kez de Dubai'de yaşayan kardeşim Didem ile Tayland'a gitmeyi planladık. Kararın hemen ertesinde kardeşim şaşılası becerisi ile Tayland'da yapılabilecekleri tarayıp beni bilgilendiriyor, uçuş için Abu Dabi Havayolu Etiyad'ın konforlu fakat daha ucuz olduğunu belirliyor, bana sadece bu mail yağmurunu içerdiği seçeneklerden istediklerimi belirlemek kalıyordu. Kardeşim lüksü sevdiğinden otel seçimi çok kez onun ihtiyaçlarına sadık kalınarak yapıldı, ancak bu otellerdeki yaşantılarımda hissettiğim sahip olunan olağanüstü maddi konforun yanında, (çok daha ağırlıklı) heran bir çarka kapılmış gibi sizi de içinde sürükleyen müsrifçe bir akışın verdiği hüzündü. Evrenin kaynaklarını, suyunu, enerjisini bu hızla tüketmenin "ben" olmadığına bir kez daha şahitlik ettim.
18 Mart günü Atatürk Havalimanı'ndan 4 saatlik uçuşla Abu Dabi, bir yıldır görmediğim kardeşimle buluşma, sadece 1 saat kadar sonra Bangkok'a havalanacak uçağa yerleşme, yolda toplam 3 film seyredilerek kazanılan ekstra bonuslar(kültürel), derken uykuya dalış, rahat bir uçuşla Bangkok Suvarnabhumi Havaalanı'ndan vizesiz sualsiz "gülen yüzler" ve "özgürlük" ülkesine giriş. Tayland bu adı bıkmadan gülen insanları ve tarihte hiç sömürgeleştirilmemiş olması ile hakediyor ancak basından izlenebileceği gibi bugün ülke demokratik ihtiyaçların karşılanması adına hak arayanların, dini ve etnik grupların, kırmızı ve sarı gömleklilerin içinde bulunduğu çatışmalara ve terör olaylarına sahne oluyor. Eve dönüşte elime geçen London Rewiev of Books'un son sayısında bir batılı Tayland'ın politik sahnesini etraflıca anlatmış, geç olsa da güncel ve geniş açılı bir fikir edinmek beni mutlu etti. Gittiğin yer hakkında "çalışmak" iyi hoş ama bir yandan da insan "turist olmanın hafifliği"nden başka, birtek sırt çantası taşımalı gezide. Tayland'a gidiyorsa bu çantada birkaçı uzun kollu tişört, sandallar (ayak masağı yaptıracaksınız kolayca giyip çıkarın diye, yüksek koruyucu faktörlü güneş kremi, sivrisinek kovucu ve kuru mevsimde bile şu naylon poşetten öte olmayan yağmurluklardan bir adet olmalı). Tayland'a gitmeden Wikipedia'ya girip edebiyat yazarlarına baktım ama Türkçe'ye çevrilmiş herhangibir kitap bulamadığım gibi bir kaç isim dışında bir edebi zenginliğin izini de bulamadım. Elde olan destanlar, masallar, mitoloji... Edebiyat henüz modernleşmede emekliyor izlenimindeyim.
Bangkok'tan Thai Havayolları'nın sabah uçağı ile kuzeye Chiang Mai'ye uçtuk, Le Meridien'e varıp şöyle bir rahatlamak için duştan sonra cumba yatak dedim ancak kalkıp kendime gelmem saatler aldı. Kardeşim çok kanallı aktivite içinde internete giriyor, TV açık, bir yandan yerleşiyor, okuyor, öğreniyor. Bense aralıklı olarak uyanıp biraz daha uyku izni istiyorum, beni kırmıyor. Ablayım ve tembelliğin tadını çıkarıyorum.
Akşama doğru nihayet otelden çıkıp otelimizin hemen önünden başlayan Gece Pazarı'nı, Chiang Mai'de pek yaygın olan ağaç işçiliğinin kimisi sıradan kimisi olağanüstü denebilecek örnekleri ve antika eşyalar satan dükkanları gezip,rengarenk ve neşe içinde sunulan değişik yemeklerden sonra, masaj kültürünün açık bekleyen kollarına kendimizi kişi başına 180 bahta teslim ediyoruz. Kaba bir hesapla 9 TL ye ayaklarınız 1 saat boyunca "iyi muamele" görüyor, siliniyor, yoğruluyor,yağlanıyor, paket edilip açılıp tekrar yoğruluyor ve pudralanıp size teslim ediliyor. Chiang Mai'de kaldığımız son akşamı ise 1 saatlik Klasik Thai Masajı taçlandırdı. Tertemiz bir yer yatağında huzur dolu küçük odalarda kibarcık genç bir hanımın verdiği bu hizmetin bedeli de; sıkı durun sadece 400 baht yani 20 TL. Şu an ucuzbilet.com da Tayland uçuşu aradığınızı görür gibiyim.

12 Şubat 2010 Cuma

 
 
 
 Ushuaia'nın son gününde sabah Yüksel Bey ve ben erkenden kalkıp şehrin ünlü hapishanesini ziyarete gittik. Kullanıldığı zamanda tahmin ederim ki bu denli sevimli değildi... Tertemiz boyalı heryer, duvarlarda eski gazete küpürleri, mahkumlara ait mektuplar, dökümanlar, kimi hücrelerde yatay çubuklu giysileri içinde "temsili mahkumlar". E hani fotoğraflar demeyin. Yüksel Bey 'in tüm seyahatte en beğendiği kısım olan bu müze ziyaretinin tüm fotoğraflarını uçakta tarihi bir beceriksizlikle yok ettim. Yanlış anlamadınız. Hepsini silebildim. Adamcağızın yüreğine inmesin diye ondan sakladım.
Her ne hal ise Biz El Calafate'de enson buzul yalamıştık, Fil Kayalıklarını görmüştük. Daha gezinin o ilk günlerinde Arjantin'in "tatlı" kahvaltılarından fenalık gelmeye başlamıştı bana. 17 günlük gezide her Allah'ın sabahı kruvasan, reçel, bal, meyve, taze veya konsantre meyve suyu, sürahilerde servis edilen meyveli yoğurtla meyveli ayran arası süt ürünü, kek, muza uyanmaktan fena oldum. Neyse ki ekmek vardı, jambon desen pek sevmem, tereyağı yemek bir yere kadar, peynir ise her otelde sözleşilmiş bir nokta olarak tek tip.Bildiğimiz lastiğin peynir görüntüsüne benzetilmeye dahi gerek duyulmaksızın, koparılabilir kıvama getirilmesi ile husule gelmiş olan,çedar... Gezinin son üç günü BA'nın büyük alışveriş merkezlerinde "Şekersiz-meyvesiz" yoğurt aradığımız "umut turları". Ülke ile bana "just plain yoghurt" dediğimizde deli görmüş gibi bakan garsonlar, kasiyerler. Nezih'e telefonda yoğuuurt, demiştim."Bir kase cacık için krallığıııım". İstanbul'a dönüşümüz gece yarısıydı. Ama sevgili eşim, her zamanki inceliği ile 7 gün sürecek jet-lag öncesi bir koca tas cacıkla taçlandırmıştı kavuşmamızı. Çok yaşa Nezoşum, varol, nurol. İnsanlık yapıp,jet-lage 7 gün süre verdim yakamdan düşsün diye; nafile.Yatmadan önce 2 adet melatonin hapı almaksızın huzur bulamadım, ruh gibi dolaştım ortalıkta. Benden tavsiye ipek çorap almak için melatoninden kısmayın.
Dağılmayalım... El Calafate'den güneşli bir bozkır öğlesinde uçağımıza binip Mendoza'ya geçiş öncesi uğramak zorunda olduğumuz BA'ye yollandık. Ah, o ne büyük, o 9 gidiş, 9 geliş şeritli 9 Temmuz bulvarında insan ve araç kaynayan, kötü araç yakıtının atığından nefes almakta zorlandığınız şehir. Tangonun anavatanı; Palermosu, Sohosu modernliğin,görkem ve zenginliğin, San Telmo'su, Boca'sı turist çekiminin merkezi bu şehir tıpkı bizim İstanbul'umuz gibi havalimanından şehre girerken daha, yaşattığı büyük yokluğu ve fukaralığı da ele veriyor. Şehir yaklaşık 22 milyon nüfusu ile Arjantin'in her iki insanından birini koynuna almış.
Eminim biliyorsunuzdur bu Latin Amerikan ülkelerine gider iken ööle Üsküdar'a giderken olduğu gibi şemsiyenizi turlatarak nameler okumanız yetmiyor. İspanyolca bilmelisiniz. Biz de mürekkep yalamış iki insan olara Ülke ile kırdık dizimizi kitap, video öğrenmeye çalıştık. Ben kendi kabiliyetsizliğim kadar Ülke'nin yabancı dil öğrenme kıvraklığından emindim. Fakaaat ilk günler gösterdi ki sevgili Ülke "Beden dili" denen evrensel kavramı tüm linguistik becerilerinin önünde kullanıyor.Şöyle bir örnek vereyim. BA'da kanımca ilk günümüz, bir ilk liman olarak kendimize e-rezervasyon yaptırdığımız Otel İbis'in hemen karşısındaki eczaneden sinek itici alacağız.Dünyanın bu ucunda bir Türk neden eczane işletir dedirtecek kadar Türk Eczanesi görünümlü. Kozmetikler, nasır bantları, boy boy fırçalar, silikon tabanlıklar,saç boyaları. Bir tek "sinek itici" göremiyorum. Kocam diye söylemiyorum, Nezih olsa bulurdu. Adam Fethiye'de tüplü dalışta eriştelikte varlığı bölge dalgıçları tarafından bilinen 2 denizatının ikisini de bulmuştu. Bilmeyenler için söyleyeyim. Erişte denilen yosunlar kahve-koyu yeşil renkte, yaklaşık 20-25 cm boyla deniz dibinde dalgalanmakta, ve denizatları koyu füme, siyah-kahve 5 cm lik yaratıklardır, dikkat isterim.
Yine konuya döneyim. Yaşlıca, beyaz önlüklü bir hanım tezgahın arkasından ne istediğimizi sordu. Çeşitli Türkçe ve İngilizce kelimelerle objemizi anlatmamız fayda vermedi, umutsuzdum. İşte o an Ülke'nin kollarını yana doğru açıp ellerini çırpıştırarak bir vızıltı efekti eşliğindeki olağanüstü performansına bis demeden önce kadının " Aaaaah! Ooooff!" diye ünlediği halen aklımdadır. Sadece beden dili değil Off da evrensel, anlaşıldı.
Fotoğraflar BA'nın çeşitli mimari yapılarını gösteriyor. Sömürge döneminden bir banka binası, Puerto Mudero adındaki liman bölgesinde nehrin üzerindeki yeni köprü, şehrin yeni gelişen(!) bu kısmındaki gökdelen. Bu binalarda insanlar katlanılmaz bir aynılığa dünyanın parasını hatta kredisini dökerek yaşıyor olmalılar. Eminim burada da o hiç anlamadığım "Yükselen değer" lafları ediliyordur insanı topraktan, çiçekten, ağaçtan,sokak köpeklerinden bu kadar uzağa taşıyan şu gökdelen yaşamı için. Nedir bu yükseklikte varsayılan "değer"? İnsanın insandan çok Tanrı'ya yakın hissetme arzusu mu?
Puerto Madero'da , bir pazar öğleden sonrası, insanların piknik faaliyetlerini hafif aerobik egzersizler ve yoga ile süsledikleri bir park içinden geçtik. Ulu ağaçların üstünde yeşil, yemyeşil kuşlar ötüyor, uçuyor, çok kez de çimenlerin arasında sakince dolaşıyorlardı. Yakındaki nehir etrafı yeşile boğuyordu, ne iyi etmiş de gelmiştik şuralara. Ülke ile lafı diğerimize kaptıracağımız korkusu ile birbirimizi kollarken bir anda arı kovanına girmiş gibi olduk. Herbiri bir parmak boğumu kadar dev sivrisinekler bedenimizi adeta esir aldı. Koşarak ortamdan kaçarken, sinekleri kovmak için psikiyatri biliminin self mutilizm diye tanımlayabileceği basitçe "kendini dövme" diye ifade edebileceğim hareketler yapıyor, vücudumuzda erişemediğimiz bölgeler için kuzen şiddeti marifeti ile sado-mazoşistik bu seriyi tamamlıyorduk.
Posted by Picasa

14 Ocak 2010 Perşembe

 
 
 
 
Bahia Onelli Milli Parkı'nda yaladığım buzul kucağımda iken ne kadar da mutluymuşum...Yakınımızdaki Upsala Connection katamaranı size bizimki hakkında bilgi verebilir.Ve size bu fotoğrafları sunmamı Emrecan'ın Canon'una borçluyum."fotoğraf çekenin fotoğrafı" için de kuzen Ülke'ye sonsuz teşekkürler.
Arjantin Gölü sayısız buzulun erimesi ile oluşuyor, gölde balık avcılığı turizmi de yapılıyor.Gölü dışarı açan en önemli nehir ise ta Atlantik sahiline dek giden Santa Cruz Nehri.
Posted by Picasa
 
 
 
 
Santa Cruz El Calafate'deki ilk gezimiz Arjantin Gölü'nde 1 gün süren katamaran turu idi. Kasabadan bir servis minibüsü ile 25 dakikalık bir karayolculuğu ile Buzullar Milli Parkı'na vardık.Buradan bindiğimiz teknede gün boyu sürecek seyir bize belki de bir daha hiç göremeyeceğimiz doğa harikaları vaadediyordu. Yolculuğun daha başında keyfine düşkün yolculuk arkadaşlarım konforun kokusunu alıp pahasını ödeyerek teknenin VIP kısmına geçişimizi önerdiler. Doğrusu ya benim ya aklıma hiç gelmez ya da iyice üşüyüp acıkıncaya dek yapmazdım bunu.Sınırsız sandviç ve alkollü-alkolsüz içkinin devamlı servis edildiği, teknenin burnunda yaklaşık 220 derece görüş açılı sımsıcak bir bölmede olağanüstü rahat ve geniş koltuklarımızı istediğimiz kadar yatırarak nefis bir yolculuk geçirdik. Sadece 1 sürgülü kapı ötede 50 USD ya satın alabildiğiniz bir cennet burası.Büyük buzul kütlelerine her yaklaşma anı beni heyecanlandırıyordu, bir güverteye, bir buruna, bir kıça koşup fotoğraflar çektim. Arjantin Gölü Şili ile Arjantin'in hemen sınırında ve Perito Moreno, Upsala ve Viedma Buzulları'nı içeriyor. Perito Moreno'yu seyretmek ayrı bir gezi konusu, katamaran seyri sırasında ise Upsala dahil 3 büyük ve sayısız küçük buzullar görüyorsunuz. Bölge tabii yine Milli Park alanı, sıkı korunuyor, Milli Park'ta tekne bağlanıp aşağı inip kısa bir yürüyüş yapmanız için zaman veriliyor.Bu sırada yapılan önemli bir rutin var, "Buzul yalamak".
Posted by Picasa

11 Ocak 2010 Pazartesi

 
 
 
Ushuaia'dan kısa süreli bir uçuşla El Calafate'ye gittik. Ushuaia bize göre Patagonia görünse de Macellan Kanalı'nın etrafındaki bu bölgeye Isle Grande diyorlar. El Calafate ise gerçekten uçsuz bucaksız bir toprak parçası Patagonya sayılıyor. El Calafate'de bizim gibi konformist turistler için en görmeye değer şeyler buzullar ve etrafındaki nefis doğa.Çevredeki Estancia(Çiftlik) lere gitmek ve orada birkaç gün geçirmek, trekking veya kaya tırmanışı yapmak (fitz Roy diye bir yerden bahsediliyor)da seçenekler arasında. Bu resimler Perito Moreno Buzulu'na ait. Şehirden tuttuğumuz bir araba ile ucsuz bucaksız yollardan verdık buzula. Gördüğünüz buzul kütlesi binlerce yıldır var, bizim zamanımız uygun olmadı ama, belli saatlerde kalkan tekneler yüksekliği 80 metreyi bulan bu buzul kitlesine yaklaşıyor ve uzun aralıklarla oluşan harika buzul kırılmalarını gözleyebiliyorsunuz. Yine buzul üstünde bir rehber eşliğinde yürüyüş yapabiliyorsunuz. Biz vaktin dar oluşu yüzünden (öğleden sonra Buenos Aires'e uçacaktık) bunları yapamadık. Zira herbiri enaz 1-2 saat alıyordu. Ama buzulun yanına yaklaştığımız balkonlarda esen temiz rüzgardaki buz kokusu, beyaz, mavi ve yeşilin harika kombinasyonundan oluşan manzaralar, zaman zaman eklenen (çoğu kez bizim görmediğimiz arka-kuzey tarafında gerçekleşen) kırılmaların sesleri bile harika bir şahitlik için yeterli idi. Dönüş yolunda geniş Patagonya steplerinin üzerinde yanyana duran bir dizi fili andıran siluetleri Fil Kayalıkları'nı ve buraya özgü olduğu söylenen av peşindeki akbabaları gördük.
Posted by Picasa

7 Ocak 2010 Perşembe

 
 
Soğuk bir yaz sonu akşamında Ushuaia'da Volver Restoran'da nefis bir akşam yemeği yedik. Menünün fotoğrafını boşuna koymadım. Restoran'ın açılış tarihi 1896. Ülkemizde o yıldan kalma kaç tane kurum var bilen varsa allasen yazsın. Güzel bir Arjantin şarabı eşliğinde deniz ürünleri yedik, biraz da fazla kaçırmışız. Akşam Otel Andino'nun sıcak atmosferine dönüp derin, güzel bir uyku çektim. Yaşasın Dünyanın Sonu....
Posted by Picasa

4 Ocak 2010 Pazartesi

 
 
 
 
Posted by Picasa
Bunlar Lapataia Milli Parkı'nda çekilmiş kareler. Bizi parkta sertifikalı bir rehber gezdirdi. Uzak ufakların gözlendiği fotoğrafta Şili'nin en güneyde ve Macellan Kanalı'nın da güneyindeki topraklar var. Güney Amerika'nın büyüklüğünü bizim durduğumuz yerden tasavvur etmek mümkün değil. Buraya gelmeden önce kime söylesem bana Güney Amerika'da bildiği fantastik durakların adlarını arka arkaya söyleyip hepsine gitmemi salık veriyordu. Halbuki bilinen ve söylene yerler birbirinden binlerce km uzaklıkta. Buenos Aires'ten Ushuaia ya uçmak 3.5 saat alıyor örneğin. Bunlardan en ilginci Arjantin'e gideceğimi söyleyince, bir meslektaşımdan gelen , Cancoon 'a da gitmem önerisiydi. Arjantin'in kuzeyindeki BA 'dan Cancoon'a gitmek için İstanbul'dan BA ya yaptığınız yolun yarısı kadar uçmalısınız. İstanbul'a gelmisken bir de Güney Afrika'ya uğramak gibi hemen hemen. Coğrafyayı lise ve ortaokul derslerine coğrafya ve harita kolu marifeti ile gelerek dersleri -güya-görselleştiren haritalardan öğrenen ve gezi kültürü de vize problemi gibi aşılması zor kimi ek nedenlerin de katkısıyla çoğu kez bir tur şirketinin kanatları altında birkaç diyar dolaşmaktan öte gidemeyen bizlerin kaçınılmaz yanılgı alanı, uzaklıklar...
Bu arada Arjantin ve Uruguay Türklerden vize istemiyor. Yaşasın sınırların kalkması...derken gezinin son günlerinde 1 geceliğine Uruguay'a gittik,hep benzetmelerle gidersek İstanbul'dan Bandırma'ya feribotla nasıl gidiyorsak öyle. Ancak Uruguay'dan Arjantin'e geçerken ülkeye giriş damgam basılmamış. İstanbul'a döneceğiz, BA havaalanından çıkarken damgayı göremeyince memur "siz kaçak durumundasınız" demez mi? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Zaten evimi, kocamı, ana-babamı özlemişim, yoğurdu ve cacığı rüyada görmekten hal olmuşum, koşarak gümrük dışında bir noktaya gidip derdimi anlattım. Arjantinliler İngilizce'yi az biliyor, ben İspanyolca'yı hiç bilmiyorum ama neyse ki genç memur bayan ne dediğimi anladı, işler hemen bir damga ile yoluna girdi de ben evime dönebildim. Bir bundan korktum, bir de El Calafate 'de beni kovalayan köpekten...
Bir başka uyarı, Arjantin'de gezdiğimiz onca şehirde şeker ve meyve ile tatlandırılmamış yoğurt bulamadık. Cacık? Zinhar yok, çok acı çektim.
Posted by Picasa