Ushuaia'nın son gününde sabah Yüksel Bey ve ben erkenden kalkıp şehrin ünlü hapishanesini ziyarete gittik. Kullanıldığı zamanda tahmin ederim ki bu denli sevimli değildi... Tertemiz boyalı heryer, duvarlarda eski gazete küpürleri, mahkumlara ait mektuplar, dökümanlar, kimi hücrelerde yatay çubuklu giysileri içinde "temsili mahkumlar". E hani fotoğraflar demeyin. Yüksel Bey 'in tüm seyahatte en beğendiği kısım olan bu müze ziyaretinin tüm fotoğraflarını uçakta tarihi bir beceriksizlikle yok ettim. Yanlış anlamadınız. Hepsini silebildim. Adamcağızın yüreğine inmesin diye ondan sakladım.Her ne hal ise Biz El Calafate'de enson buzul yalamıştık, Fil Kayalıklarını görmüştük. Daha gezinin o ilk günlerinde Arjantin'in "tatlı" kahvaltılarından fenalık gelmeye başlamıştı bana. 17 günlük gezide her Allah'ın sabahı kruvasan, reçel, bal, meyve, taze veya konsantre meyve suyu, sürahilerde servis edilen meyveli yoğurtla meyveli ayran arası süt ürünü, kek, muza uyanmaktan fena oldum. Neyse ki ekmek vardı, jambon desen pek sevmem, tereyağı yemek bir yere kadar, peynir ise her otelde sözleşilmiş bir nokta olarak tek tip.Bildiğimiz lastiğin peynir görüntüsüne benzetilmeye dahi gerek duyulmaksızın, koparılabilir kıvama getirilmesi ile husule gelmiş olan,çedar... Gezinin son üç günü BA'nın büyük alışveriş merkezlerinde "Şekersiz-meyvesiz" yoğurt aradığımız "umut turları". Ülke ile bana "just plain yoghurt" dediğimizde deli görmüş gibi bakan garsonlar, kasiyerler. Nezih'e telefonda yoğuuurt, demiştim."Bir kase cacık için krallığıııım". İstanbul'a dönüşümüz gece yarısıydı. Ama sevgili eşim, her zamanki inceliği ile 7 gün sürecek jet-lag öncesi bir koca tas cacıkla taçlandırmıştı kavuşmamızı. Çok yaşa Nezoşum, varol, nurol. İnsanlık yapıp,jet-lage 7 gün süre verdim yakamdan düşsün diye; nafile.Yatmadan önce 2 adet melatonin hapı almaksızın huzur bulamadım, ruh gibi dolaştım ortalıkta. Benden tavsiye ipek çorap almak için melatoninden kısmayın.
Dağılmayalım... El Calafate'den güneşli bir bozkır öğlesinde uçağımıza binip Mendoza'ya geçiş öncesi uğramak zorunda olduğumuz BA'ye yollandık. Ah, o ne büyük, o 9 gidiş, 9 geliş şeritli 9 Temmuz bulvarında insan ve araç kaynayan, kötü araç yakıtının atığından nefes almakta zorlandığınız şehir. Tangonun anavatanı; Palermosu, Sohosu modernliğin,görkem ve zenginliğin, San Telmo'su, Boca'sı turist çekiminin merkezi bu şehir tıpkı bizim İstanbul'umuz gibi havalimanından şehre girerken daha, yaşattığı büyük yokluğu ve fukaralığı da ele veriyor. Şehir yaklaşık 22 milyon nüfusu ile Arjantin'in her iki insanından birini koynuna almış.
Eminim biliyorsunuzdur bu Latin Amerikan ülkelerine gider iken ööle Üsküdar'a giderken olduğu gibi şemsiyenizi turlatarak nameler okumanız yetmiyor. İspanyolca bilmelisiniz. Biz de mürekkep yalamış iki insan olara Ülke ile kırdık dizimizi kitap, video öğrenmeye çalıştık. Ben kendi kabiliyetsizliğim kadar Ülke'nin yabancı dil öğrenme kıvraklığından emindim. Fakaaat ilk günler gösterdi ki sevgili Ülke "Beden dili" denen evrensel kavramı tüm linguistik becerilerinin önünde kullanıyor.Şöyle bir örnek vereyim. BA'da kanımca ilk günümüz, bir ilk liman olarak kendimize e-rezervasyon yaptırdığımız Otel İbis'in hemen karşısındaki eczaneden sinek itici alacağız.Dünyanın bu ucunda bir Türk neden eczane işletir dedirtecek kadar Türk Eczanesi görünümlü. Kozmetikler, nasır bantları, boy boy fırçalar, silikon tabanlıklar,saç boyaları. Bir tek "sinek itici" göremiyorum. Kocam diye söylemiyorum, Nezih olsa bulurdu. Adam Fethiye'de tüplü dalışta eriştelikte varlığı bölge dalgıçları tarafından bilinen 2 denizatının ikisini de bulmuştu. Bilmeyenler için söyleyeyim. Erişte denilen yosunlar kahve-koyu yeşil renkte, yaklaşık 20-25 cm boyla deniz dibinde dalgalanmakta, ve denizatları koyu füme, siyah-kahve 5 cm lik yaratıklardır, dikkat isterim.
Yine konuya döneyim. Yaşlıca, beyaz önlüklü bir hanım tezgahın arkasından ne istediğimizi sordu. Çeşitli Türkçe ve İngilizce kelimelerle objemizi anlatmamız fayda vermedi, umutsuzdum. İşte o an Ülke'nin kollarını yana doğru açıp ellerini çırpıştırarak bir vızıltı efekti eşliğindeki olağanüstü performansına bis demeden önce kadının " Aaaaah! Ooooff!" diye ünlediği halen aklımdadır. Sadece beden dili değil Off da evrensel, anlaşıldı.
Fotoğraflar BA'nın çeşitli mimari yapılarını gösteriyor. Sömürge döneminden bir banka binası, Puerto Mudero adındaki liman bölgesinde nehrin üzerindeki yeni köprü, şehrin yeni gelişen(!) bu kısmındaki gökdelen. Bu binalarda insanlar katlanılmaz bir aynılığa dünyanın parasını hatta kredisini dökerek yaşıyor olmalılar. Eminim burada da o hiç anlamadığım "Yükselen değer" lafları ediliyordur insanı topraktan, çiçekten, ağaçtan,sokak köpeklerinden bu kadar uzağa taşıyan şu gökdelen yaşamı için. Nedir bu yükseklikte varsayılan "değer"? İnsanın insandan çok Tanrı'ya yakın hissetme arzusu mu?
Puerto Madero'da , bir pazar öğleden sonrası, insanların piknik faaliyetlerini hafif aerobik egzersizler ve yoga ile süsledikleri bir park içinden geçtik. Ulu ağaçların üstünde yeşil, yemyeşil kuşlar ötüyor, uçuyor, çok kez de çimenlerin arasında sakince dolaşıyorlardı. Yakındaki nehir etrafı yeşile boğuyordu, ne iyi etmiş de gelmiştik şuralara. Ülke ile lafı diğerimize kaptıracağımız korkusu ile birbirimizi kollarken bir anda arı kovanına girmiş gibi olduk. Herbiri bir parmak boğumu kadar dev sivrisinekler bedenimizi adeta esir aldı. Koşarak ortamdan kaçarken, sinekleri kovmak için psikiyatri biliminin self mutilizm diye tanımlayabileceği basitçe "kendini dövme" diye ifade edebileceğim hareketler yapıyor, vücudumuzda erişemediğimiz bölgeler için kuzen şiddeti marifeti ile sado-mazoşistik bu seriyi tamamlıyorduk.
